 |
 |
 |
|
tHe sLave
Site Sahibi
    
Cömertliği: 3919
Online
Cinsiyet: 
Mesaj Sayısı: 3480
'En Büyük Sloganım Bu, Daimen: ALLÂH-U EKBER!'
| |
 |
 |
 |
|
 |
« : Eylül 16, 2008, 02:51:03 pm » |
|
Hani hep birbirimize sık sık “Allah razı olsun.” deriz ya. Evet, muhakkak ki “Allah razı olsun” ama bakalım önce; “Biz Ondan razı mıyız?” sualine vereceğimiz cevap bu bakımdan çok önemlidir.
İsrail oğulları Hz. Musa’ya: “Rabbinden dile de bize yapınca rızâsını kazanacağımız bir amel bildirsin” deyince Hz. Musa: “Allah’ım! Dediklerini duydun” diye Allah’a yalvarır. Rabbimiz Hz. Musa’ya buyurur ki: “Yâ Musa! Söyle onlara benden razı olsunlar ki, ben de onlardan razı olayım.”
İşte Beyyine suresi sekizinci ayet; “Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuştur” derken tam da bunu söyler.
Kaderin iman esasları arasına girmesinin en büyük hikmetlerinden birisi de bu değil midir zaten. Yani Rabbimizden gelen her şeye razı olmak… Onun takdir ettiği her şeyi güzel bilmek. Onun bize nasip ettiklerine gönül hoşluğu ile kanaat etmek. Ama elbette ki elimizden gelen her şeyi yapmakla birlikte.
Tasavvufta buna “rıza makamı” diyoruz, fakat İslam ahlâkında zaten baştan sona imanın en güzel tecellisi ve yaşam biçimidir bu anlayış.
Zamanımızda insanlığı mutsuz eden modernite ile birlikte, sekülerleşen dünyaya çözüm olması gereken Müslümanların da derece derece bu küresel, bulaşıcı salgın hastalığa duçar oluşlarının altındaki sebepleri analiz etmek gerekiyor.
Zira bu durum, pek çoğumuzun içinde taşıdığı huzursuzluk, doyumsuzluk ve memnuniyetsizliklere kapı açarak; insanın kalp, ruh ve akıl gibi en önemli merkezlerinin pek çok materyalist istilaya maruz kalmasıyla birlikte, hayatın içindeki ihtiraslarımız ve tutkularımızın hep dünyaya ve nefse bakması sonucunda imtihanlarımız çok daha şiddetlenmesine neden olmuş.
Böyle olunca hayatın içinde başımıza gelen olumsuzluklar her birimizde derece derece bir takım bunalım ve çöküşler yaşatıyor.
Dolayısıyla olayları yorumlayış biçimimiz durduğumuz yere ve bakış açımıza göre şekillendiği için hep göreceli oluyor. Ve maalesef bakışlar da hep dünya cihetinden ve nefis hesabına olunca dünyamıza ve nefsimize zarar veren her bir şey bizim lügatimizde “kötü ve çirkin” olarak yorumlanıyor.
Halbuki her şeyin Rabbimizin izniyle ve takdiriyle geldiğine olan inancımız sayesinde “kötü ve çirkin gibi görünenler” bile güzelleşiyor. Böylece olumsuzlukların altındaki pek çok hikmet kareleri de okunuveriyor.
Yani Şems-i Ezelîye (Sonsuz Güneşe) bakan meyveler Onun altında daha da olgunlaşıp, tatlanıp pişerken, yüzünü Ona çeviremeyip, Ondan çevirenler ise tatsız ve çiğ kalıp acılaşıyorlar.
Bu yüzdendir ki, aslında İmam-ı Rabbani’nin dediği gibi: “Bu dünyanın en kıymetli sermayesi, üzüntüler ve sıkıntılardır. Bu dünya sofrasının en tatlı yemeği, dert ve musibetlerdir. Bu tatlı nimetleri acı ilâçlarla kaplamışlar. Bunun için, dostlara dert ve sıkıntı yağdırmaya başlamışlardır. Saadetli, akıllı olanlar, bunların içine yerleştirilen tatlıları görür. Üzerindeki acı örtüleri de tatlı gibi çiğnerler. Acılardan tat alırlar. Nasıl tatlı olmasın ki, sevgiliden gelen her şey tatlı olur.”
İşte Allah’tan razı olmak deyince, Rabbü’l-âlemine en üst derecede güvenmek gerektiğini ve başımıza gelen her şeyin tamamen bizim onu karşılama tavrımıza ve biçimimize bağlı olarak şekil aldığını söyleyebiliriz. Başımıza gelenleri sabır ve kanaatle karşılarsak hayır, itiraz, şikâyet ve isyanla karşılarsak şer olur. Daha da doğrusu gerçek musibet, gerçek bela olur ki, bu da zifiri karanlığın, ebedi üzüntünün, sıkıntının ve bedbahtlığın adıdır. Bu da imanın tam zıddı bir bakış ve anlayış biçimidir.
Yusuf Sönmez (Eğitimci Yazar)
|